Bu görüş yazısı; 2013 yılında kaleme aldığım “Algı ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum” ile 2020 yılında yayımladığım “Önemli Olan Bizim Ne Yapmak İstediğimiz” başlıklı yazıların, dijital devrimin zihin dünyamızda yarattığı devasa sarsıntılar ışığında harmanlanıp günümüz koşullarına uyarlanmış halidir. 2013’te algımızla gerçeklik arasına giren görünmez perdeleri, 2020’de ise dışarıdan dayatılanlara karşı kendi irademizi kuşanma zaruretini konuşmuştuk. Bugün ise o günkü tespitlerin çok ötesinde, daha çetrefilli bir tabloyla karşı karşıyayız: Artık sadece algılarımızın değil, doğrudan irademizin, karar alma süreçlerimizin ve toplumsal yapımızın algoritmalar eliyle nasıl sofistike bir mühendisliğe tabi tutulduğunu ele alıyoruz.
Toplum mühendisliği, tarihi boyunca kitleleri belirli bir ideolojiye, tüketim alışkanlığına veya siyasi hedefe yönlendirmek için kullanılan örtülü ikna sanatının adı olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında Edward Bernays’in 1928 tarihli Propaganda adlı ufuk açıcı eseriyle temelleri atılan bu disiplin, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla makro düzeyde inşa ediliyordu. O dönemde hedef genel kitleydi; mesaj tek yönlü ve anonimdi.
Ancak dijital devrim, Büyük Veri ve Üretken Yapay Zeka‘nın tarih sahnesine çıkışıyla birlikte toplum mühendisliği ontolojik bir kabuk değiştirdi. Artık mesaj makro değil, tamamen mikro düzeydedir. Karşımızda kitleleri değil, doğrudan bireyin zaaflarını, korkularını ve fıtratını hedef alan algoritmik bir mimari duruyor.
Modernitenin erken dönemlerinde iktidarlar ve sistemler, Michel Foucault’nun kavramsallaştırdığı haliyle bedenlerin disipline edilmesi üzerine kurulu Biyopolitika üzerinden tahakküm kuruyordu. Bugün ise Güney Koreli filozof Byung-Chul Han’ın 2014 yılında yayımlanan Psikopolitika adlı eserinde çarpıcı biçimde ortaya koyduğu gibi, bedenin değil doğrudan zihnin ve ruhun disipline edildiği bir çağdayız.
Dijital toplum mühendisliği zor kullanmaz; aksine hoşa giden, bağımlılık yapan ve konfor sunan bir akıllı iktidar inşa eder. Sosyal medya platformları ve algoritmalar, bizi gözetlerken aynı zamanda eğlendirir. Han’ın isabetli tespitiyle; dijital çağın insanı, kendi rızasıyla gözetim panoptikonuna giren ve kendi verisini gönüllü olarak teslim eden bir şeffaflık kurbanıdır.
Geleneksel mühendislik, var olan durumu değiştirmeye çalışırdı. Dijital mühendislik ise geleceği tahmin edilebilir ve yönlendirilebilir kılmayı hedefler. Harvard Üniversitesi’nden Shoshana Zuboff, Gözetim Kapitalizmi Çağı adlı başyapıtında bu yeni ekonomik ve sosyal düzeni kusursuz bir şekilde deşifre etmektedir.
Zuboff’a göre dijital platformlar; bizim arama geçmişimizden, beğeni sürelerimizden ve hatta ekranda parmağımızı kaydırma hızımızdan bir Davranışsal Artı-Değer üretir. Bu veri yığınları sadece bize daha iyi reklam sunmak için değil; bizim bir sonraki adımımızı, siyasi tercihimizi veya duygusal reaksiyonumuzu şekillendirmek için kullanılır. Bu durum, toplum mühendisliğinin artık bir tahmin bilimi olmaktan çıkıp, kitleler üzerinde bir kader tayin etme mekanizmasına dönüştüğünün en somut ispatıdır.
Dijital toplum mühendisliğinin en keskin silahı, Nobel ödüllü ekonomist Richard Thaler ve hukukçu Cass Sunstein’ın Dürtme teorisiyle açıklanabilir. Sistemin yapııcıları olan Seçim Mimarları, seçenekleri öyle bir tasarlar ki; insan tamamen kendi özgür iradesiyle karar verdiğini sanırken, aslında sistemin onun için çok önceden çizdiği algoritmik patikada yürümektedir.
Bir video platformunda sıradaki videoyu otomatik oynat seçeneğinin sistemsel olarak açık gelmesi masum bir yazılım tasarımı değil, zaman algımızı hackleyen yapısal bir dürtmedir. Aynı şekilde, bireyi sadece kendi fikrini onaylayan içeriklere maruz bırakan Yankı Odaları, toplumsal kutuplaşmayı mühendislik harikası bir hassasiyetle derinleştiren dijital hapishanelerdir.
Bu devasa algoritmik kuşatma karşısında, toplumsal yapının temel taşı olan aileyi ve milli eğitimi pasif birer tüketici konumunda bırakamayız. Geleneksel korumacılık veya salt teknoloji karşıtlığı bu çağda çalışmayan, arkaik reflekslerdir.
Toplumun dijital obeziteden ve algoritmik manipülasyonlardan korunması, ciddi bir stratejik planlama ve Ar-Ge meselesidir. Üretilecek pedagojik stratejiler, sadece kod yazmayı değil, kodların ardındaki ideolojiyi okumayı öğreten bir Algoritmik Okuryazarlık vizyonuna dayanmalıdır. Aile ve toplum bağlarını dijitalin çözücü asidinden koruyacak, ebeveynleri çağın farkındalığıyla donatacak yapısal portalların ve bilgi ağlarının tasarlanması, yeni dönemin en kritik sosyal inovasyon adımıdır.
Dijital çağda toplum mühendisliği; verinin petrol, dikkatin para birimi, insan zihninin ise işlenecek bir hammadde olarak görüldüğü sofistike bir sistemdir. Bu devasa makineye karşı verilecek en asil cevap, teknolojiyi reddetmek değil; onun mimarisini anlayan, zaaflarına yenilmeyen ve kendi sosyolojisini kendi eğitim vizyonuyla inşa eden bir toplum olmaktır.
İrademizin algoritmalarca haczedilmediği bir ekosistemi kurmak, çağımızın en büyük entelektüel ve vicdani sorumluluğudur.
Bir yanıt yazın