Bu yazı, dijital çağın hız ve yüzeysellik tuzağında aile ve toplumun kırılganlığını sorgulayan bir denemedir. Aynı zamanda, 2011 ve 2013 yıllarında kaleme aldığım “Eldeki Anahtar Bu Kilidi Açar” ve “Kaotik Aileler” başlıklı yazılarımın 2025 koşullarında güncellenmiş bir yansımasıdır.
Eskiden evlerimiz, dış dünyanın gürültüsünden kaçıp sığındığımız, perdeleri çekilmiş mahrem kalelerimizdi. Kapı kapandığında, içerideki hal sadece hane halkına ve Allah’a malum olurdu.
Ancak dijital çağ, mimarisi beton ve tuğladan değil, şeffaf camdan örülmüş yeni bir ev modeli inşa etti. Artık kapılar kilitli olsa da ekranlar ardına kadar açık. Salonumuzun ortasından yatak odamızın mahremine, sofradaki bereketten çocuklarımızın masum hallerine kadar her şey, dijital vitrinlerde beğeniye sunulan birer meta haline geldi.
Bu şeffaflık, bir özgürlük değil; hanenin manevi çatısının çökmesidir.
Modern zihin, mahremiyeti gizli saklı iş çevirmek veya utanılacak bir şeyi örtmek sanıyor. Oysa bizim medeniyetimizde mahremiyet; kıymetli olanı muhafaza etmektir. Bir inci nasıl sedefin içinde gizliyse, aile saadeti de hanenin o görünmez duvarları arasında saklıdır. Mutluluğu, huzuru veya sevgiyi teşhir etmek; o duyguların büyüsünü bozar, bereketini kaçırır ve onları nazarın hedefi haline getirir.
Sosyal medyada paylaşılan o kusursuz aile kareleri, çoğu zaman içerideki boşluğu doldurma çabasından ibarettir. Zira mutlu olan yaşar, mutsuz olan ispat etmeye çalışır.
Harem kelimesi, haram kökünden gelir; yani dokunulmaz, girilmez, saygı duyulması gereken alan demektir. Eskiden misafir bile evin belli bir sınırına kadar alınırdı. Şimdi ise hiç tanımadığımız milyonlarca göz, dijital pencerelerden içeri sızıyor. Çocuklarımızın ilk adımları, eşlerin birbirine bakışı, kurulan sofralar… Hepsi birer içerik malzemesine dönüştü. Mahremiyet kalkınca, evin sekinesi (huzuru) de uçup gitti. Çünkü gözün girdiği yere, bazen kalbin girmesine lüzum kalmıyor. Tüketilen bir görüntüden ibaret kalıyor hayatlar.
Eskiden akşam olduğunda diz dize oturulur, günün hasbihali yapılırdı. Şimdi ise aynı çatı altında ama ayrı dünyalarda yaşayan; bedenleri yan yana, ruhları ise bambaşka akışlarda gezinen fertlere dönüştük. Buna kalabalık yalnızlık deniyor.
Wi-Fi sinyallerinin duvarları delip geçtiği bu çağda; babanın nasihati, annenin şefkati veya çocuğun neşesi ekranın soğuk ışığına çarpıp geri dönüyor. İletişim araçları arttıkça, hakiki iletişim (muhabbet) azalıyor. Ev, bir otele; aile fertleri ise o otelin lobisinde karşılaşan müşterilere dönüşüyor.
Peki, ne yapmalı? Dijital tufandan kaçış yok belki ama Nuh’un Gemisi’ni inşa etmek elimizde. O gemi, bizim hanemizdir.
Sınır Çizmek: Evin kapısını nasıl kilitliyorsak, dijital kapılarını da kilitlemeliyiz. Mahremimizi kamu malı yapmaktan vazgeçmeliyiz.
Ekran Orucu: Akşamın belli saatlerinde o ışıklı camları karartıp, birbirimizin yüzündeki nuru seyretmeliyiz.
Hali Muhafaza: Mutluluğumuzu ispat etmeye değil, yaşamaya odaklanmalıyız.
Aile; dışarıdaki fırtınaya karşı son sığınağımızdır.
O sığınağın çatısı mahremiyet, temeli ise muhabbettir. Bu ikisi olmazsa, ev sadece dört duvardan ibaret kalır. Gelin, camdan evlerimizi perdeleyelim ve içerideki o hakiki sıcaklığı muhafaza edelim.
15 Mayıs 2025
Bir yanıt yazın