Algoritmik kadercilik

2013 yılında, yani dijital gürültünün zihnimizi bugünkü kadar kuşatmadığı o günlerde kaleme aldığım Algı ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum başlıklı yazıda; insanın hakikat ile arasına giren perdelerden ve zihnin kurguladığı gerçeklik yanılsamasından bahsetmiştim. O gün meselemiz, gözün gördüğünü nasıl yorumladığı ve hakikatin nasıl perdelendiğiydi. Bugün ise aradan geçen onca yıldan sonra, o uçurumun mahiyeti değişti ve derinleşti. Artık sadece kendi algılarımızın kurbanı değiliz; kodların ve veri yığınlarının bizim adımıza inşa ettiği suni bir gerçekliğin gönüllü mahkumlarıyız. O gün algı ile imtihan oluyorduk, bugün ise irade ile…

Sabah uyanıyoruz; günün ilk saatlerinde zihnimizi hangi melodilerin dolduracağına müzik platformları, evden çıktığımızda hangi sokaktan yürüyeceğimize harita uygulamaları, akşam ne seyredeceğimize dijital yayın akışları karar veriyor. Ancak mesele artık sadece tüketim alışkanlıklarımızla sınırlı değil. Artık patronumuza yazacağımız e-postayı, eşimize dostumuza yazacağımız o samimi mesajı, hatta bir meseleyi izah ederken kurmamız gereken o kritik cümleleri bile üretken yapay zeka araçlarına yazdırıyoruz.

Modern insan, zahirde tarihin gördüğü en büyük konforu ve akıllı asistan desteğini yaşıyor gibi görünse de, hakikatte tarihin en büyük irade ve fikir devrine imza atıyor.

Bir zamanlar gaybın sırrına ve mutlak iradeye duyulan o huşu dolu teslimiyet; çağımızda büyük verinin olasılık hesaplarıyla ördüğü, algoritmik kadercilik (algoritmik determinizm) adı verilen matematiksel ve zoraki bir boyun eğişe dönüşmüştür.

Peki, hayatının direksiyonunu tamamen yazılımlara bırakan insan, kaza yaptığında mesuliyeti kime yükleyecek?

Yapay zeka araçları bugün sadece öneri sunan birer danışman olmaktan çıktı; artık bizim yerimize düşünen birer vekil haline geldi. Kelime işlemcilerde yarım kalan fikrimizi tamamlayan, “Bu maili daha nazik bir dille yeniden yaz” dediğimizde duygularımızı bile simüle eden, “Bana bir vizyon çiz” dediğimizde hayal gücümüzü ikame eden sistemler, zihnimizi adeta bir koltuk değneğine mahkûm ediyor.

Yazmak, düşünmektir. Bir cümle kurmak için çekilen sancı, aslında fikrin doğum sancısıdır. Biz bu sancıyı yapay zekaya devrettiğimizde, sadece zahmetten kurtulmuyoruz; tefekkür etme melekemizi de kaybediyoruz. Zihni terlemeyen insanın, fikri de soğuk ve ruhsuz oluyor.

Psikolojide karar yorgunluğu (decision fatigue) diye bir kavram var. Modern hayat bizi binlerce mikro karara maruz bırakarak enerjimizi tüketiyor. İşte tam bu noktada yapay zeka, “Sen yorulma, senin için en optimize, en verimli ve en doğru cevabı ben buldum” diyerek devreye giriyor.

Ancak burada ince bir tuzak var: Yapay zekanın sunduğu en iyi cevap, genellikle istatistiki ortalamadır. Oysa insanlık tarihi, ortalamayı kabul etmeyen, istatistiklere meydan okuyan delilerin ve velilerin iradesiyle ilerlemiştir. Bizi sürekli en popüler ve en güvenli olana yönlendiren bu araçlar, insanın risk alma, hata yapma ve o hatadan ders çıkarma hürriyetini elinden alıyor.

İslam kelam tarihinde Cebriye ekolü; insanın rüzgar önündeki yaprak gibi savrulduğunu savunurdu. Bugün Silikon Vadisi, bu tartışmayı dijital formatta hortlatıyor. Yapay zeka araçları, sorduğumuz bir soruya milyonlarca kaynaktan süzdüğü tek bir cevabı önümüze getiriyor. O cevabın hangi ideolojik süzgeçten geçtiğini, hangi kültürel kodlarla harmanlandığını bilmiyoruz. Ama o cevabı mutlak doğru gibi kabul edip hayatımıza tatbik ediyoruz.

Bu durum, dijital bir tek tip insan inşasıdır. Herkesin aynı yapay zekaya danışıp aynı şablon cevapları aldığı bir dünyada, özgünlükten ve şahsiyetten söz edilebilir mi?

Hukuk ve ahlakın temeli mesuliyettir. Mesuliyet ise doğrudan iradeye bağlıdır.

Hannah Arendt’in bahsettiği bürokratik itaat, bugün teknolojik itaate dönüşmüştür.

Birçok düşünce yazımda değindiğim gelecek vurgusuna bu yazımda da yer vereceğim. Gelecek, elbette ki teknolojiyi reddedenlerin değil; teknolojiyi kullanırken ve geliştirirken iradesini teslim etmeyenlerin olacaktır. Bizim inancımızda “Cüz-i İrade“, Allah’ın insana verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti kodların ve algoritmaların soğuk ellerine bırakmak, varoluşsal bir intihar olacaktır.

Çözüm; yapay zekayı bir efendi veya ikame olarak değil, sadece bir araç olarak konumlandırmaktır. Soruyu yapay zekaya sorsak bile, cevabı kalbimizin süzgecinden geçirmek. Metni ona yazdırsak bile, ruhunu kendimiz üflemek. Ve en önemlisi; hatasıyla sevabıyla “Bu fikir, bu karar, bu söz benimdir” diyebilecek o asil duruşu göstermek.

Zira hesap günü kurulduğunda, hiçbir algoritma bizim yerimize o terazinin kefesine çıkmayacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir