Yitik ahengin peşinde

Modern insan, cam ve çelikten örülü devasa kulelerin, ruhsuz sitelerin ve griye boyanmış şehirlerin içinde, tarihinin en konforlu ama belki de en yurtsuz dönemini yaşıyor. Başımızı sokacak evlerimiz var lakin ruhumuzun sükûn bulacağı bir yuvamız yok. Gözümüzü nereye çevirsek, fıtrata, doğanın ritmine ve o kadim evrensel ahenge meydan okuyan bir uyumsuzluk çarpıyor yüzümüze. Oysa hikmet geleneğimiz bize asırlardır aynı hakikati fısıldıyor: Güzellik, hakikatin dünyaya yansıyan yüzüdür.

Bugün içine düştüğümüz en büyük yanılgı, güzelliği ve estetiği, işlevselliğin üzerine sonradan eklenmiş bir “süs”, bir “lüks” veya bir “kozmetik” meselesi zannetmemizdir. Bu, sadece zevklerimize dair bir sığlık değil, varoluşa dair bir körlüktür. Zira İslam düşünce geleneğinde ve irfan mektebinde; “Güzel olan, doğru olandır; doğru olan da güzeldir.” Estetikten kopuş, sadece göze hoş görünmemek değil, hakikatten ve varlığın tözünden bir sapmadır. Çirkinlik, ontolojik bir hatadır.

İnsan, inşa ettiği mekânın şeklini alır. Biz şehirleri şekillendiririz, sonra o şehirler bizi şekillendirir. Bugünün kaotik, gürültülü ve dikey mimarisi, aslında parçalanmış zihinlerimizin ve dünyaya hükmetme hırsımızın taşa dökülmüş halidir. “Bilge Mimar” Turgut Cansever’in o derin tespitiyle; “Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi” unuttuk. Çünkü taşa ruh üfleyemeyen, insana da huzur veremez. Fiziki çevresindeki mizanı (dengeyi) kaybeden insan, iç dünyasındaki ahengi de kaybeder. Bir beton yığınının gölgesinde büyüyen çocukla, gökyüzünü gören, ağaca dokunan ve kuş sesini duyan çocuğun tasavvuru bir olur mu?

Mekân, sessiz bir öğretmendir; bize her an ya tevazuyu ve ahengi ya da kibri ve kaosu telkin eder.

Başımızı kaldırıp kâinata, o büyük döngüye baktığımızda; bir yaprağın damarındaki geometriden galaksilerin sarmal yapısına kadar muazzam bir uyum görürüz. Hiçbir şey fazlalık değildir, hiçbir şey yerinden kopuk değildir. Bu, “Tesadüf” değil, “Tezahür”dür. İnsan eliyle üretilen çirkinlikler ise bu ilahi senfoniye, bu kozmik ritme bir ihanettir. Ruhumuz, ancak bu ilahi sanatla rezonansa girdiğinde, yani “güzel” ile temas ettiğinde kendi yurdunu hatırlar.

Farabi, “Erdemli Şehir”i (El-Medinetü’l Fazıla) anlatırken, yeryüzündeki düzenin gökyüzündeki nizamla uyumlu olması gerektiğini söyler. Bugünün modern barbarlığı, bu dikey ekseni kırıp, insanı sadece yatay ve maddi bir düzleme, yani tüketime ve hıza hapsetmesinden doğar. Hızın olduğu yerde tefekkür, gürültünün olduğu yerde ahenk barınamaz.

Güzellik ahlaktır. Güzelliği yitirdiğimizde, sadece estetik zevkimizi değil, ahlaki pusulamızı da yitiririz. Çünkü “İyi” (Hayır) ve “Güzel” (Cemal) kardeştir. Kavramlarımızdaki kirlenme, şehirlerimizdeki kirlenmeye; o da kalplerimizdeki kirlenmeye yol açar. İhsan kavramı, hem “iyilik yapmak” hem de “işi güzel yapmak” manasına gelir. Ruhu incelmeyenin, davranışı da zarif olamaz. Nezaket, estetik bir ruhun ahlaki tezahürüdür.

Martin Heidegger, modern insanın trajedisini “şairane bir şekilde ikamet etmeyi unutmak” olarak tanımlar.

Yeryüzünde bir misafir olduğumuzu unutup, bir “mülk sahibi” gibi davranmaya başladığımız an, dünyayı çirkinleştirmeye başladık.

Şimdi önümüzde zorlu bir eşik ve mesuliyetli bir inşa süreci var. Sadece binalarımızı değil, nazarımızı (bakışımızı) da onarmak zorundayız. Güzelliği müzelerin duvarlarına hapsolmuş bir meta olmaktan çıkarıp, hayatın kılcal damarlarına; sokağımıza, soframıza, selamımıza ve kelamımıza yaymalıyız. Çirkinliğin, kabalığın ve sıradanlığın kuşattığı bu çağda, “güzeli” aramak, korumak ve yaşatmak; pasif bir beğeni değil, aktif bir direniştir. Bu, ruhun kendi cevherine sahip çıkma davasıdır.

Unutmayalım; dünya gurbetini sıla yapmanın yolu, onu güzelleştirmekten geçer. Zira insan, ancak güzelliği temaşa ettiği ve inşa ettiği ölçüde insan kalabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir