İnsan, kendi içindeki derin boşluğu hakikatle dolduramadığı vakit, gözünü başkasının varlığına diker. Modern çağın insanı sürüklediği en trajik çıkmaz tam da bu noktada başlar. İç dünyasını dinlemekten korkan, kendi yalnızlığının sessizliğiyle baş başa kalmaya cesareti yetmeyen birey, çareyi durmaksızın hızlanmakta ve anlık hazların ardı sıra koşmakta arıyor. Fakat bu amansız koşu bir kurtuluş getirmiyor, aksine insanı kendi özünden kopararak ötekinin seyircisi ve kölesi haline getiriyor. Kendi iç kıblesini yitiren insan, kendini başkasının vitrininde aramaya mahkûm oluyor.
Bu arayış masum bir merak değildir. Sosyolog René Girard’ın arzu kuramında ortaya koyduğu gibi, insan çoğu zaman neyi isteyeceğini bile bilmez, arzusunu daima bir modelden, yani ötekinden ödünç alır. Başkasının sahip olduğu hayat, giydiği elbise, tükettiği tatil ya da kazandığı sahte takdir, bir anda insanın kendi nefsi için biricik gayeye dönüşür. Ötekinin elindekine duyulan bu taklitçi meyil, çok geçmeden ruhun en karanlık kuyusunu, yani hasedi beslemeye başlar.
Başkasının varlığıyla kendi yokluğunu tartan birey, onun eksilmesinden gizli bir sevinç, onun parlamasından ise amansız bir iç yangını duyar hale gelir.
Hasetle mayalanan bu ruh hali, günümüzün hız ve teşhir mekanizmalarıyla birleştiğinde toplumsal bir çürümeye evrilir. Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite teşhisinde vurguladığı üzere, hiçbir bağın derinleşmesine izin vermeyen bu akışkan yapı, ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor. Her şeyin anında tüketildiği, sabrın ve sadakatin zayıflık sayıldığı bir vasatta nefis, sınır tanımaz bir iştahla sürekli daha fazlasını talep ediyor. Hız, insanı tefekkürden alıkoyarak sığlaştırırken, anlık hazlar ruhu uyuşturuyor. Ancak haz bittiği anda geride kalan tek şey, daha koyu bir anlamsızlık ve daha yırtıcı bir doyumsuzluk oluyor.
Toplumsal dokuyu içten içe kemiren asıl çürüme de işte bu noktada belirginleşir. Dayanışmanın yerini gizli bir rekabet, komşunun sevincine ortak olmanın yerini onu aşağı çekme arzusu, muhabbetin yerini ise hesaplı ilişkiler aldığında cemiyet artık bir arada yaşayan bir gövde olmaktan çıkar. Herkesin birbirini gizlice gözetlediği, tarttığı ve kıskançlıkla yargıladığı devasa bir panayıra dönüşür. Nefsin doymak bilmez iştahı ahlaki omurgayı eritir, geriye sadece dışarıdan cilalı görünen ama içi koflaşmış, birbirine güven duymayan güvensiz kalabalıklar kalır.
Kadim irfan, insanın bu kördüğümünü nefis terbiyesi ve kanaat zırhıyla çözer. İmam Gazâlî, hasedin temelinde insanın kendi takdirine rıza göstermemesi ve varlığın sahibine karşı gizli bir itiraz taşıması olduğunu söyler. Haset eden insan, aslında ötekine değil, kendi varoluşuna düşmandır. Nefsin doyumsuz hızını ve haz girdabını kırmanın tek yolu, gözü dışarının aldatıcı aynalarından çekip kalbin mahremine çevirmektir. İnsan, kendi hakikatini başkasının gölgesinde aradıkça küçülür, başkasının eksilmesiyle büyüyeceğini sandıkça çürür.
Şifa, durmayı bilmektedir.
Başkalarının koştuğu yapay kulvarlardan çekilmek, ötekinin parıltısına değil kendi fıtratımızın sadeliğine odaklanmaktır. Kendini bir başkasının hayatıyla kıyaslamaktan vazgeçen insan, hem hasedin yakıcı zehrinden hem de çağın çürütücü hızından azat olur. Zira insanın gerçek hürriyeti, nefsinin sınır tanımaz arzularını tatmin etmekte değil, o arzuların boyunduruğundan sıyrılarak kendi öz değerini yalnızca hakikatin aynasında görebilmesindedir.