Yazı

Nefsin Gölgesinden Ötekinin Hakikatine

İnsan bugün hiç olmadığı kadar görünür; fakat belki de hiç olmadığı kadar görülmez. Çağımızın paradoksu, iletişim imkânlarının azalması değil; temas çoğalırken hakiki karşılaşmanın yitirilmesidir. İnsan başkalarına hiç olmadığı kadar yakın, ötekine ise hiç olmadığı kadar uzaktır.

Yalnızlık yalnızca tek başına kalmak değil; yanında insanlar varken bile anlaşılmadığını, görülmediğini ve hakikatine temas edilmediğini hissetmektir.

Bugün konuşuyoruz ama dinlemiyoruz, görüyoruz ama fark etmiyoruz, biliyoruz ama anlamıyoruz. İlişkiler giderek salt bir alışveriş mantığına, benden ne alabilirsin yahut bana ne sağlayabilirsin sığlığına hapsoluyor.

Muhatabımız, fıtratına hürmet edilmesi gereken müstakil bir varlık olmaktan çıkıp, bize sağladığı fayda ölçüsünde değer verdiğimiz bir nesneye dönüşüyor. Modern yalnızlığın kökü belki de tam burada yatıyor: İnsanı insana bağlayan şeyin yalnızca iletişim değil, ötekinin hakikatine temas eden sahici bir karşılaşma olduğunu unutuyoruz.

Bu unutuluş, salt bir iletişim sorunu değildir. İnsan, ötekini kendi ihtiyaçlarının içinden gördükçe önce onun hakikatini, ardından kendi hakikatini yitirir. Gazâlî’nin düşüncesinde nefis, yalnızca arzuların toplamı değil; insanı kendisini mutlak bir ölçü ve merkez hâline getirmeye iten yıkıcı bir güçtür. Kibir, haset, öfke ve riya gibi hastalıklar bu ontolojik iddianın farklı görünümleridir.

Nefsinin etrafında dönen insan için dünya, giderek benliğinin bir uzantısına dönüşür. İnsanları oldukları gibi görmek yerine, onları kendi beklentilerimizin içinden görmeye başlarız; bizi seveni iyi, itiraz edeni kötü, onaylayanı anlayışlı, eleştireni düşman belleriz. Bize fayda sağlayan değerli, sağlamayan ise görünmez olur. Nefsin en büyük başarısı, insana kendi gölgesini hakikat zannettirmektir. Oysa Gazâlî’ye göre olgunlaşmak, arzuları yok etmek değil; onları akıl ve erdem düzeni içinde terbiye etmektir. İnsan kendisini mutlak ölçü olmaktan çıkardıkça başkasını kendi ihtiyaçlarına indirgemeden görmeye başlar ve farklılık bir tehdit olmaktan çıkar.

Gazâlî’nin nefis terbiyesinden İbnü’l-Arabî’nin ayna ve tecelli anlayışına geçiş, aslında aynı varoluşsal sorunun derinleşmesidir. İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde varlık, farklı mazharlar ve tecelli biçimleri içinde görünür. İnsan kendi bakışını mutlaklaştırırsa yalnızca kibirlenmiş olmaz; varlığın çoğulluğunu da örtbas eder. Nefsin paslandırdığı ayna egoyu büyütürken, hakikati tek bir surete hapseder. Oysa karşımızdaki insan, bize katılmadığı için değil, bakışımızın sınırlarını gösterdiği için değerlidir.

Bizi rahatsız eden insanlardan kaçarken çoğu zaman kendimizden, tahammülsüzlüğümüzden, kibrimizden ve onaylanma ihtiyacımızdan kaçarız. Fakat ötekini ayna olarak görmek, onu yalnızca kendimizi tanımaya yarayan faydacı bir araca dönüştürmek demek değildir. Öteki, bizim yorumlarımızdan önce gelen, kendine özgü mukaddes bir varlıktır. İnsan ilişkileri bu yüzden başkasını tanıma meselesi olduğu kadar, kendi bakışımızın mutlak olmadığını hatırlama imkânıdır.

Ötekinin bağımsızlığını kabul etmek, onu salt bir tecelli olarak seyretmekten fazlasını, ona iradi bir yönelişi gerektirir. Martin Buber, insan ilişkilerini incelerken ötekini bir nesne ve kullanım aracı olarak gören tahakkümcü yaklaşıma karşı, onu kendi varlığı içinde kabul eden sahici bir karşılaşmayı savunur. İnsan tek başına tamamlanmış bir özne değildir; ancak ötekiyle kurduğu sahih ilişki içinde belirginleşir. İnsanları yalnızca meslekleriyle, statüleriyle yahut bize sağladıkları faydayla tanımladığımızda o diriltici karşılaşma sona erer. Emmanuel Levinas ise bu çağrıyı daha da ileri taşıyarak sorumluluk düzlemine çeker. Ona göre ötekinin yüzü, onu kendi kavramlarımıza bütünüyle kapatamayacağımızı gösterir ve bizi kendisinden önce gelen bir sorumlulukla yüzleştirir. Ötekiyle karşılaşmak, yalnızca bir insan görmek değil; onun benden bağımsız varlığının beni ahlaki bir yükümlülüğe çağırmasıyla yüzleşmektir.

Ancak bu ahlaki yükümlülük, sadece vicdanlara hapsedilmiş, bireyler arası izole bir duyarlılık olarak kalamaz. Birden fazla ötekiyle, yani toplumla karşılaştığımızda adalet ve nizam sorusu doğar. Güçsüzü nasıl koruyacağımız, ortak hayatı hangi ahlaki ölçülere göre kuracağımız meselesi, bizi Levinas’ın yüzleşmesinden Fârâbî’nin erdemli toplum inşasına taşır. Fârâbî’nin el-Medînetü’l-fâzıla’sında insan, varoluşsal yetkinliğine ve gerçek mutluluğa tek başına ulaşamaz; ahlaki ve fikri yetkinliğin mümkün olduğu erdemli bir ortak hayata ihtiyaç duyar. Nefsin kendi çıkarını mutlaklaştırdığı yerde toplum parçalanır, geriye yalnızca birbirini araç veya tehdit olarak gören yığınlar kalır. Oysa erdemli toplum; ortak bir hakikat anlayışı etrafında kenetlenmiş, insanın nesneleştirilmediği, farklılığın bastırılmadığı ve güçsüzün korunduğu bir nizamdır. Medeniyet, binaların veya teknolojinin gösterişiyle değil; muktedir olduğumuz zaman zayıfa nasıl davrandığımızla, yanılana ve bize faydası dokunmayana nasıl yaklaştığımızla ölçülür.

Çevrimiçi olmak ilişki içinde olmak, mesajlaşmak konuşmak, konuşmak ise anlamak demek değildir. Bütün bunların ötesinde insanın temel ihtiyaçlarından biri, varlığına şahitlik edilmesidir. Bir insanın acısına, sevincine, kırılganlığına ve sessizliğine şahitlik etmek… Görülmek, geçici bir beğeni nesnesi olmak değil; ötekinin bakışında varlığının ciddiye alındığını hissetmektir. Kalabalıkların içindeki devasa yalnızlık, işte bu şahitliğin yokluğunda büyür. Bu noktada nefsin daraltıcı tahakkümüne karşı, gönlün genişletici iradesi devreye girer. Mevlânâ’nın tefekküründeki dönüşüm çabası ve Yunus Emre’nin benlik iddiasını aşma ideali, insanın kendi sınırlarını aşarak başkasına yer açabilme felsefesidir. İnsan dünyayı kendine sığdırmaya çalışmaktan vazgeçip, kendini dünyanın ve başkasının hakikatine açtığı ölçüde özgürleşir.

Geleceğin ihtiyacı daha fazla dijital bağlantı değil, daha sahici bağlardır. Yeni bir ilişki ahlakı; ötekini tüketilecek bir kaynak değil, karşılaşılacak bir hakikat olarak görmeyi zorunlu kılar. Bizi yalnızlaştıran şey insanların fiziksel yokluğu değil, onları hakikat sahibi özneler olarak görmekten vazgeçişimizdir.

İnsan kendisini yalnızca kendi içine bakarak tamamlayamaz; başkasının fıtratına şahit oldukça kendine yaklaşır. Karşılaşma insanı kendi merkezinden çıkarır, sorumluluk bunu ahlaki bir yükümlülüğe dönüştürür, toplum ise bu yükümlülüğü adil bir ortak hayata taşır.

İnsan, kendi gölgesini hakikat sanmaktan vazgeçip ötekinin yüzünde mukaddes bir emanet gördüğü o ilk anda yalnızlığından sıyrılır. Çünkü hakikate giden yegane yol, kendi zindanına kapanmaktan değil; ötekine fıtratın bütün onuruyla yer açmaktan geçer.