Malumat okyanusunda susuz kalan ruhumuz

Bilmek, eskiden bir inşa süreciydi; taş üstüne taş koyarak yükselen bir manevi mimari… Bugün ise bilmek, zihnin maruz kaldığı amansız bir işgale dönüştü. Modern insan, insanlık tarihinin gördüğü en büyük veri okyanusunda yüzüyor, lakin dudakları çatlamış bir halde, derin bir susuzluk çekiyor.

Tuzlu su içen bir kazazede gibiyiz; içtikçe susuyor, susadıkça daha çok içiyoruz.

Coleridge’in o meşhur dizesi, dijital çağın trajedisini yüzümüze çarpar: “Su, su, her yer su; ama içecek bir damla bile yok.” Her yanımız bildirimlerle, son dakika haberleriyle ve enformasyon parçacıklarıyla kuşatılmış durumda; fakat ruhumuza “sekine” (huzur) verecek o hakikat pınarından mahrumuz.

Malumat (enformasyon), modernitenin putudur. Dağınıktır, dışsaldır ve nicelikten ibarettir. Arama motorlarına sorduğunuzda aldığınız o milyonlarca yanıt, hakikatte bir cevher değil, sadece bir yığındır. Bu yığın, insanı inşa etmez; bilakis zihni parçalar, dikkati dağıtır ve manayı buharlaştırır.

Bugün “cehalet” tanımımız değişmiştir. Cehalet artık bilmemek değil; lüzumsuz, köksüz ve hikmetsiz malumatın tasallutu altında kalmaktır. Sırtında binlerce cilt kitap taşıyan ama o kitapların tek bir satırıyla bile ahlaklanmayan, tek bir cümlesini bile içselleştiremeyen bir zihin; “bilen” değil, sadece “taşıyan”dır. Bu, zihinsel bir hamallıktır.

Malumat size “ne” olduğunu söyler; ama “niçin” ve “nasıl” soruları karşısında dilsizdir.

İlim ise malumatın tasnif edilmiş, bir metoda ve bir amaca bağlanmış halidir. Ancak ilim de tek başına yetmez. Zira ilim “akla” hitap eder, hikmet ise “kalbe” ve “vicdana” dokunur.

T.S. Eliot’ın o sarsıcı tespiti, çağımızın alnına yazılmış bir levha gibidir: “Malumatta kaybettiğimiz bilgiyi, bilgide kaybettiğimiz hikmeti arıyoruz.”

Bugün sınıflarımızda, ekranlarımızda ve en önemlisi iç dünyamızda eksik olan; formüller, tarihler veya kodlar değildir. Eksik olan mayadır. Bilgiyi bir saniyede tüketmenin hazzına talibiz, ancak o bilginin çilesini çekmenin, onu bir “hal”e dönüştürmenin onurundan kaçıyoruz.

Hikmet; bilginin ahlaka, ilmin irfana, teorinin eyleme dönüşmesidir. Hikmet, parçayı değil bütünü görebilmektir. Bir ağaca baktığında sadece fotosentezi değil, o ağacın kâinat korosundaki zikrini, yerini ve nizamını da temaşa edebilmektir.

Hikmet, eşyanın hakikatine nüfuz etmektir. Modern çağ, her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin “değerini” bilmeyen nesiller yetiştirme tehlikesiyle karşı karşıya. Hikmetten koparılmış, ahlaktan soyutlanmış bir bilgi; yapıcı değil, yıkıcı bir güce dönüşür. Atomu parçalamak bir ilimdir; lakin o enerjiyi insanlığın hayrı için kullanmak, bir vicdan ve hikmet meselesidir.

Nasıl ki bedeni rastgele her gıdayla doldurmak obeziteye yol açıyorsa, zihni de önümüze düşen her veriyle, her görselle, her sesle doldurmak “zihinsel obeziteye” yol açar. Bu durum, tefekkür melekelerimizi felce uğratır. Düşünemeyen, sadece tepki veren otomatlara dönüşürüz.

Çare, azalmak ve sadeleşmektir. Bize lazım olan, malumatı azaltmak, hikmeti artırmaktır. Buna bir “irfan diyeti” diyebiliriz. Durmak, yavaşlamak, gürültüyü kısmak ve şu kadim soruyu sormak zorundayız: “Bu bilgi, benim hakikat yolculuğumda, insan olma davamda neye yarıyor?”

Anadolu irfanında bilmek, sadece entelektüel bir aktivite değil, varoluşsal bir süreçtir. Bilmek, olmaktır.

Bildiğimiz şeyler bizi daha nazik, daha adil, daha derinlikli ve daha “kâmil” bir insan yapmıyorsa; o bildiklerimiz zihnimizde bir yük, kalbimizde bir kireçlenmedir. Şimdi, ekranların yaydığı o soğuk ve titreşen ışıktan gözlerimizi kaçırıp, hikmetin o sabit, sıcak ve kuşatıcı ışığına dönme vaktidir.

Malumatın gürültüsünü hikmetin sükûnetiyle takas etmedikçe, ruhumuzun susuzluğu dinmeyecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir