Yazı

Kendi Hakikatini Kaybeden İnsan

İnsanın kendi fıtratına yapabileceği en büyük ihanet, varoluşunun meşruiyetini başkalarının nazarına hapsetmesidir.

Modern çağ, yaşamayı bir şahitlik eylemi olmaktan çıkarıp sonu gelmez bir sergileme telaşına dönüştürdü. Bugün sokaklardan ekranlara kadar her yer, kimsenin kimseyi dinlemediği ama herkesin bir adım öne çıkmak için varlık savaşı verdiği devasa bir panayırı andırıyor.

Olmak ile görünmek arasındaki ince çizgi çoktan silinmiş; artık var olmak, yalnızca bir vitrinde sergilenmekten ve kalabalıklar tarafından onaylanmaktan ibaret hâle gelmiştir.

Hırs, gösteriş ve popülerlik tutkusu, sanıldığı gibi basit birer ahlaki zaaf değildir; bunlar insanın içindeki dipsiz boşluğun ve bu boşluk karşısında duyulan yersiz bir ontolojik paniğin dışa vurumudur. Nefis, kendi hiçliğiyle yüzleşmekten korktuğu için sürekli bir gürültüye, durmak bilmeyen bir onaya ihtiyaç duyar. İnsan, kendi hakikatinden koptukça başkalarının alkışlarıyla hayatta kalan silik bir gölgeye dönüşür. Kazandığını sandığı sahte şöhret ve sanal itibar büyüdükçe kalbinin sekinesini, niyetinin saflığını ve en nihayetinde kendi sahih varlığını kaybeder.

İnsanı kendi merkezinden koparan bu derin savrulmaya karşı kadim irfan, fıtratı muhafaza edecek sarsılmaz bir varoluş ölçüsü ortaya koyar. İbn Atâullah el-İskenderî, varlığının meşruiyetini başkalarının bakışında arayan insana varoluşsal bir sınır çizer. Görünür olma ihtirasının ruhu kuruttuğunu hatırlatır; hakiki bir şahsiyet inşasının ancak nazarlardan uzak o mahrem sessizlikte başlayacağını mealen şu sözle anlatır: “Varlığını bilinmezlik toprağına göm; zira toprağın bağrına gizlenmeden yüzeye vuran hiçbir tohum kemale eremez.” Gerçek kök salma eylemi, alkışların ulaşamadığı karanlık zeminde gerçekleşir. Bugünün hırs kültürü ise tam aksini dayatarak insanı daha kök salmadan, çilesini çekmeden vitrine çıkarır. Kökleri hakikate tutunmayan, iç dünyasında derinleşemeyen bir varlık her esen rüzgârda savrulurken, tutunabilmek için kalabalıklardan bir takdir bekler. Beklediği alkışı bulamadığında ise kendi anlamsızlığının içinde sessizce boğulup gidecektir.

Yunus Emre’nin benlik davasından vazgeçmeyi asıl hüner sayması da tam bu yüzdendir. Tasavvuf, nefsin daima merkezde olma ve varlığını ötekine dayatma talebine karşı hiçliği ve mahviyeti öğütler. Gösteriş arzusu, insanın kendi elleriyle ördüğü en süslü, en aldatıcı hapishanedir. Bizi biz yapan sırlarımız, sevinçlerimiz, hatta acılarımız popülerlik pazarında birer tüketim nesnesine dönüştükçe içimizdeki o mukaddes emanet yavaş yavaş çürür. İnsanlar hayatlarını bir gösteri malzemesi kıldıklarında aslında o hayatı yaşamayı da bırakmış olurlar.

Hakiki haysiyet ve izzet, kalabalıkların geçici ve vefasız takdirinde değil, insanın kendi fıtratına olan sadakatinde saklıdır. Gösterişin bu sağır edici sahnesinden inip kendi ruhunun sessizliğine dönebilen insan, aslında en köklü özgürlüğünü ilan eder. İhtiyacımız olan yegâne devrim, görünme ihtirasının sahte ışıklarına sırtımızı dönüp varlığımızı yalnızca mutlak hakikatin şahitliğine emanet etmektir. Zira insan, başkalarının gözünde büyümek için çırpındıkça ufalanır, kendi hiçliğini idrak edip hakikate yöneldikçe devleşir.