Yaşadığımız çağın en gürültülü hastalığı, “görünmek” ile “olmak” arasındaki o derin uçurumdur. İnsan, kendi hakikatinden kaçmak için suretlerin, imajların ve dijital vitrinlerin arkasına saklanan bir mülteciye dönüştü. Oysa irfan geleneğimiz bize şu hakikati hatırlatır: “Nerede olduğun değil, kim olduğun önemlidir.” İşte tam bu noktada, varoluşsal bir eşiğin önünde duruyoruz: Samimiyet.
Samimiyet, gündelik dilde zannedildiği gibi sadece “güler yüzlü olmak” veya “içinden geleni söylemek” gibi basit bir davranış biçimi değildir. Samimiyet, ontolojik bir duruştur. İnsanın içi ile dışının, zahiri ile batınının, sözü ile özünün aynı büyük döngüde birleşmesi; o muazzam ahengin (tevhidin) şahsiyette tecelli etmesidir.
Bir binayı inşa ederken temeli ne kadar derine atarsanız, bina o kadar göğe yükselir. İnsanın manevi inşasında da samimiyet (ihlas), o görünmeyen ama her şeyi ayakta tutan temeldir. İslam düşünce geleneğinde kalp, Nazargâh-ı İlahidir; yani Hakk’ın baktığı yerdir. Eğer o kalp, riya, nifak ve dünya hırsının tozlarıyla kirlenmişse, oraya hakikatin ışığı düşmez.
İbrahim Kalın’ın sıkça vurguladığı gibi, “Ben” idraki, ancak “O”nu bilmekle kemale erer. Samimiyet, “ben” putunu kırmak, aradaki perdeleri kaldırmak ve varlığın sahibine karşı şeffaf olmaktır. İnsanın kendine dürüst olmadığı bir yerde, başkasına samimi olması mümkün müdür? Kendi içindeki o sessiz odada, vicdanıyla baş başa kaldığında huzursuz olan bir ruh, dışarıda huzur inşa edebilir mi?
Günümüz “gösteri toplumu”, bizden sürekli maske takmamızı, olmadığımız biri gibi davranmamızı talep ediyor. Bu, ruhu yoran, insanı kendi özünden/tözünden koparan bir parçalanmışlıktır. Samimiyet ise bu maskeyi indirme cesaretidir. Ve her cesaret gibi, bunun da bir bedeli vardır. Samimi insan, “kınayıcının kınamasından korkmaz.” O, rüzgâra göre yön değiştiren bir yaprak değil, kökleri hakikate dayalı bir çınar gibi vakur durur. Onun pusulası, konjonktür veya popülarite değil; evrensel ahenk ve rızadır. Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” demesindeki o sadelik, en yüksek samimiyet mertebesidir. Varlığı kendinden bilmemek, aradan çekilmek ve Hakikatin kendinden akmasına izin vermektir.
Bugün eğitimden ticarete, aileden siyasete kadar her alanda muhtaç olduğumuz “kayıp hazine” budur. Bize süslü kelimeler değil, o kelimelerin yükünü omuzlayacak samimi mimarlar lazımdır. Hülasa; Yaşam, bir “rol yapma” sahnesi değil, bir “hakikat” yolculuğudur. Bu yolda azığımız samimiyet, pusulamız edep, varacağımız menzil ise rızadır. İçeriye, o derin mağaraya dönüp sormalıyız: Yaptıklarımız, “desinler” diye mi, yoksa “O” bilsin diye mi?
Söylediklerimiz nefsimizin gürültüsü mü, yoksa kalbimizin ziyası mı? Unutmayalım ki; kainatın kalbi samimiyetle atar. Yere düşen tohum samimi olduğu için filizlenir, güneş samimi olduğu için her sabah doğar. İnsan da ancak samimi olduğunda “eşref-i mahlukat” sırrına erer ve varlık ağacının en güzel meyvesi olur.
Bir yanıt yazın