İnsanoğlu, sahip oldukça özgürleşeceğini zannettiği büyük bir yanılsamanın ortasında nefessiz kalmış durumda. Modern varoluş, eşyadan unvana, zihni kemiren dijital bildirimlerden doymak bilmeyen tüketim iştahına kadar her şeyi insanın sırtına birer yük gibi yığıyor.
Zaman ilerledikçe sahip olunan her nesne, saklanması gereken her imge ve cevap bekleyen her sanal uyaran, sahibini yavaş yavaş rehin alıyor. İnsan, mülk edindiğini sanırken aslında edindiklerinin mülküne dönüşüyor, zihninin berraklığını, dikkatinin vakarını ve kalbinin mahremiyetini bu durmaksızın genişleyen pazar yerinde harcıyor.
Erich Fromm, insanın olmak ile sahip olmak arasındaki kadim çatışmasını irdelerken, modern toplumun varoluşu bütünüyle mülkiyet refleksine indirgediğine dikkat çeker. Bugün birey, kendi varlığını içsel yetkinliğiyle değil, çevresine yığdığı nesnelerin ve unvanların çokluğuyla ispat etmeye çabalıyor. Sosyolojik düzlemde bu hal, Jean Baudrillard’ın tüketim toplumuna dair tespitleriyle birebir örtüşüyor. Artık nesneler somut bir fayda üretmekten ziyade, sahte bir statü ve tatmin üretmek üzere tüketiliyor. Satın alınan her şey, çok geçmeden ruhun üzerinde taşınması imkânsız yeni bir ağırlığa dönüşüyor.
Günümüz insanının yaşadığı derin yorgunluk, yalnızca bedensel bir tükenişin değil, dikkat dağınıklığıyla parçalanmış bir bilincin feryadıdır. Her an bir yerlere yetişme, her uyarana anında cevap verme ve sürekli biriktirme telaşı, zihnin derinleşme kabiliyetini un ufak ediyor. Byung-Chul Han, yorgunluk toplumunda bireyin dışarıdan gelen bir zorlamayla değil, bizzat kendi performans ve tüketim hırsıyla kendini tükettiğini söyler. Kendi içsel boşluğundan ürken modern insan, dikkatsizliğin ve tüketim sarhoşluğunun ardına sığınarak varoluşsal sancısını uyuşturmaya çalışıyor. Oysa parçalanan dikkat, hakikate yönelme kudretini de beraberinde götürüyor. Zira bölünmüş bir zihinle ne bir fikri hakkıyla kavramak ne de varlığın sırrına şahitlik etmek mümkündür.
İnsanı bu boğucu ağırlıklar yığınından çekip çıkaracak kurtuluş kapısını ise kadim irfan, asırlar öncesinden aralamış o da Fakr hali. Tasavvufta fakr, sanıldığı gibi maddi bir sefalet, bir yoksunluk ya da miskinlik değildir. Fakr, kalbin mülkiyet iddiasından arınması, kulun mutlak zenginlik sahibi karşısında kendi aczini ve muhtaçlığını idrak ederek eşyanın esaretinden azade olmasıdır. Kalbi, içine dolan geçici dünya ağırlıklarından tahliye etmek, sahip olma hırsını kırıp yerine emanetçi olma idrakini yerleştirmektir. Şeyh Şiblî, fakr makamını insanın Allah’tan gayrı hiçbir şeye ihtiyaç duymama hürriyetine kavuşması olarak tarif eder. Kalpten eşyanın gölgesi silindiğinde, geriye sadece saf hakikat kalır.
Bu hafifleme eylemi, modern çağın dayattığı yapay ihtiyaçlar zincirini kökünden kırar. İnsan ne kadar çok şeye ihtiyaç duyarsa, o kadar bağımlı hale gelir, ne kadar çok nesneye tutunursa, rüzgârın önünde savrulma ihtimali o kadar artar. Tasavvuf ehlinin tecerrüd, yani ağırlıklardan soyunma olarak adlandırdığı hal, günümüzün dağılmış zihnine sarsılmaz bir toparlanma zemini sunar. İnsan gereksiz olandan elini ve zihnini çektiğinde, dikkatini yutan o dipsiz girdap durulur, duyu organları ve zihin asli menziline, yani kalbin sekinesine döner. Hafiflemek, dünyadan kaçmak değildir. Hafiflemek, dünyayı kalbe almadan, yükünü sırtından atarak daha diri, daha vakur ve daha hür adımlarla yürüyebilmektir.
Gereksiz her nesneden, zihni kirleten her lüzumsuz bilgiden ve ruhu aşağı çeken her sahte aidiyetten vazgeçebilmek, modern insanın kendine yapabileceği en büyük merhamettir.
İnsan, fazlalıklarını döktükçe hafifler, hafifledikçe kendi fıtratının yalın güzelliğiyle yeniden yüzleşir. Asıl zenginlik, durmaksızın biriktirilen şeylerin çokluğunda değil, insanın kendi iç huzurunu hiçbir şeye muhtaç olmadan, doğrudan mutlak varlığın şahitliğinde bulabilmesindedir. Kendi hiçliğini fakr hırkasıyla saran insan, dünyanın bütün ağırlıklarına karşı en sarsılmaz zırhı kuşanmış olur.