İnsan bugün hiç olmadığı kadar görünür; fakat belki de hiç olmadığı kadar görülmez.
Ekranlarda yüzler akıyor, mesajlar çoğalıyor, bildirimler susmuyor. Birbirimize her an ulaşabiliyor, hayatlarımızı saniyeler içinde paylaşabiliyoruz. Yine de içimizdeki boşluk büyüyor.
Çağımızın paradoksu, iletişim imkânlarının azalması değil, temas çoğalırken gerçek bağın azalmasıdır.
İnsan başkalarına hiç olmadığı kadar yakın, ötekine ise hiç olmadığı kadar uzak.
Yalnızlık yalnızca tek başına kalmak değildir. Asıl yalnızlık, yanında insanlar varken bile anlaşılmadığını, görülmediğini ve hakikatine temas edilmediğini hissetmektir.
Fakat yalnızlığın bundan daha derin bir katmanı da vardır. İnsan, ne kadar yakınlık kurarsa kursun, kendi varlığının bütününü başka bir insana bütünüyle açamaz. Hiç kimse bir başkasının iç dünyasına tamamen yerleşemez. Her insan, kendi varoluşunun sessiz ve dokunulmaz bir alanını taşır.
Belki ontolojik yalnızlık tam burada başlar.
Fakat bu mesafe insanı ilişkiden koparmak zorunda değildir. Aksine, insanın ötekini kendisinden ayrı ve bağımsız bir varlık olarak kabul etmesinin imkânını doğurur. Çünkü öteki, benim tamamlanmış bir uzantım değil; benim dışımda, kendi hakikatiyle var olan bir insandır.
Bugün konuşuyoruz ama dinlemiyoruz; görüyoruz ama fark etmiyoruz; biliyoruz ama anlamıyoruz. İlişkiler de giderek bir alışveriş mantığına dönüşüyor.
Benden ne alabilirsin?
Bana ne sağlayabilirsin?
Muhatabımız, anlaşılması gereken bir insan olmaktan çıkıp işimize yaradığı ölçüde değer verdiğimiz bir ötekiye dönüşüyor.
Modern yalnızlığın kökü belki de burada. İnsan ötekini kendi ihtiyaçlarının içinden gördükçe önce onun hakikatini, ardından kendi hakikatini yitiriyor.
Bu yüzden yalnızlığın izini dışarıdaki kalabalıklardan önce insanın içinde sürmek gerekiyor.
Nefsin kurduğu dünya
Gazâlî’nin düşüncesinde nefis, yalnızca arzuların toplamı değil; insanı kendisini ölçü ve merkez hâline getirmeye iten güçtür. Kibir, haset, öfke ve riya gibi hastalıklar bu merkezî iddianın farklı görünümleridir.
Nefsinin etrafında dönen insan için dünya, giderek benliğinin uzantısına dönüşür. İnsanları oldukları gibi görmek yerine, onları kendi beklentilerinin içinden görmeye başlar.
Bizi seven iyidir; itiraz eden kötüdür.
Bizi onaylayan anlayışlıdır; eleştiren düşmandır.
Bize fayda sağlayan değerlidir; sağlamayan görünmezdir.
Böylece karşımızdaki insanı değil, zihnimizde kurduğumuz sureti görürüz.
Nefsin en büyük başarısı belki de budur.
İnsana kendi gölgesini hakikat zannettirmek.
Gazâlî’ye göre olgunlaşmak, arzuları yok etmek değil, onları akıl, dinî ölçüler ve erdem düzeni içinde terbiye etmektir. Sorun arzuların varlığı değil, insanı yönetmeye başlamalarıdır.
İnsan kendisini mutlak ölçü olmaktan çıkardıkça başkasını kendi ihtiyaçlarına indirgemeden görmeye başlar. Farklılık da tehdit olmaktan çıkar; insan, kendi sınırlılığını fark eder.
Buradan İbnü’l-Arabî’nin ayna ve tecelli anlayışına geçiş, bir konu değişikliği değil, aynı sorunun derinleşmesidir.
Kendi merkezimizden çekildiğimizde hakikati nerede ve nasıl göreceğiz?
Öteki. Bir tehdit mi, bir ayna mı?
İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde ayna ve tecelli dili, hakikatin tek bir görünüşe ve bakış açısına indirgenemeyeceğini anlatır. Varlık, farklı mazharlar ve tecelli biçimleri içinde görünür.
Bu da bizi şu soruya götürür.
Hakikat yalnızca benim baktığım yerde midir?
İnsan kendi bakışını mutlaklaştırırsa yalnızca kibirlenmiş olmaz; varlığın çoğulluğunu da görmezden gelir. Nefsin paslandırdığı ayna, egoyu büyütür ve hakikati tek bir surete hapseder.
Karşımızdaki insan, bize katılmadığı için değil, bakışımızın sınırlarını gösterdiği için değerli olabilir. Bizi rahatsız eden insanlardan kaçarken çoğu zaman kendimizden kaçarız. Çünkü öteki, görmek istemediğimiz taraflarımızı görünür kılar.
Sabırsızlığımızı, kibrimizi, tahammülsüzlüğümüzü, onaylanma ihtiyacımızı…
Fakat ötekini ayna olarak görmek, onu yalnızca kendimizi tanımaya yarayan bir araca dönüştürmek değildir. Öteki, bizim yorumlarımızdan ve ihtiyaçlarımızdan önce gelen, kendine özgü bir varlıktır.
Öteki bana ayna olabilir; fakat yalnızca benim aynam değildir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü karşımdaki insanı yalnızca kendi dönüşümüm için kullanmaya başladığım anda onu yeniden nesneleştirmiş olurum.
İnsan ilişkileri bu yüzden yalnızca başkasını tanıma meselesi değildir. Aynı zamanda kendi bakışımızın sınırlarını fark etme imkânıdır.
Karşımızdakine yalnızca bana ne veriyor diye sormak yetmez.
Bana ne öğretiyor?
Bende neyi görünür kılıyor?
Onun hakikati benimkinden farklı olabilir mi?
Ben yanılıyor olabilir miyim?
Bu sorular ötekini kendi gelişimimizin malzemesine dönüştürmek için değil, kendi bakışımızın mutlak olmadığını hatırlamak için önemlidir.
Ötekinin yüzü ve sorumluluğun başlangıcı
Martin Buber, Ben ve Sen adlı eserinde insan ilişkilerini Ben-O ve Ben-Sen ayrımıyla açıklar. Ben-O ilişkisinde karşıdaki varlık bilginin, kullanımın veya sınıflandırmanın nesnesine dönüşür. Ben-Sen ilişkisinde ise öteki, kendi varlığı içinde kabul edilir.
Buber’e göre insan, tek başına tamamlanmış bir özne değildir; ilişki içinde belirginleşir.
Gazâlî’nin nefsi insanı kendi merkezine kapatırken, İbnü’l-Arabî’nin çoğul tecelli anlayışı bu merkezin mutlak olmadığını gösterir. Buber ise insanın ötekine nasıl yöneldiği üzerinden bu meselenin ahlaki boyutunu açar.
İnsan ötekini kendi amaçlarının nesnesine dönüştürdüğü anda, onun bağımsız varlığını da görmezden gelmeye başlar. İlişki biçimsel olarak sürse bile, insan artık karşısındaki kişiyi değil, zihninde kurduğu sureti görmektedir.
Çağımızın temel sorunlarından biri de budur.
İnsanları görüyoruz ama onları özne olarak görmüyoruz.
Onları meslekleriyle, statüleriyle, gelirleriyle, düşünceleriyle veya bize sağladıkları faydayla tanımlıyoruz. Oysa insan, bütün bu sıfatlardan fazlasıdır.
Buber’in Sen’i, yalnızca bize kendimizi gösteren bir ayna değildir; kendi başına bir muhataptır.
Emmanuel Levinas bu düşünceyi sorumluluk düzlemine taşır. Ona göre ötekinin yüzü, onu kendi kavramlarımıza bütünüyle kapatamayacağımızı gösterir. Yüz, ötekinin indirgenemezliğini ve savunmasızlığını açığa çıkarır.
Ötekinin yüzü, bana yalnızca başka bir insanın varlığını göstermez.
Onun benden bağımsız varlığının beni sorumluluğa çağırdığını hatırlatır.
Buber’de Ben, Sen ile birlikte anlam kazanır. Levinas’ta ise ötekinin yüzü, Ben’in özgürlüğünü sorumlulukla sınırlar.
Ve bu sorumluluk tek bir kişiyle sınırlı kalmaz. Birden fazla ötekinin bulunduğu ortak hayatta adalet sorusu doğar.
Kime öncelik vereceğiz?
Güçsüzü nasıl koruyacağız?
Ortak hayatı hangi ölçülere göre kuracağız?
Böylece bireysel ahlaktan ortak hayatın sorumluluğuna geçeriz.
Erdemli toplum nasıl kurulur?
Fârâbî’nin el-Medînetü’l-fâzıla adlı eserinde insanın yetkinliğe tek başına ulaşamayacağı vurgulanır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamak ve mutluluğa yönelmek için başkalarıyla yardımlaşmaya muhtaçtır.
Erdemli şehir, yalnızca iyi niyetli insanların topluluğu değildir. Ortak bir iyi ve gerçek mutluluk anlayışı etrafında düzenlenmiş siyasal bir birliktir.
Levinas, ötekinin yüzünde başlayan sorumluluğu gösterirken Fârâbî bu sorumluluğun ortak hayatın düzenine taşınması gerektiğini hatırlatır.
Nefsin kendi çıkarını mutlaklaştırdığı yerde toplum parçalanır. İnsanlar birbirlerini rakip, araç veya tehdit olarak gördüğünde geriye yalnızca çıkarların geçici toplamı kalır.
Oysa toplum, aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamından ibaret değildir.
Toplum, ortak bir hayat ve ortak bir amaç etrafında düzenlenen insanların siyasal birlikteliğidir.
Bu yüzden bir toplumun gelişmişliği yalnızca binalarıyla, teknolojisiyle veya ekonomik göstergeleriyle ölçülemez.
Daha temel sorular vardır.
İnsanlar birbirlerine nasıl davranıyor?
Farklı düşünen kişiye nasıl bakıyoruz?
Yanılana ne yapıyoruz?
Zayıf olanı nasıl görüyoruz?
Bize hiçbir faydası dokunmayana nasıl davranıyoruz?
Bir toplumun ahlaki niteliği, güçlülerin birbirine nasıl davrandığından çok güçsüzlerin nasıl korunduğunda görünür.
Medeniyet, güçlü olduğumuz zaman zayıfa nasıl davrandığımızdır.
Kalabalıkların içindeki yalnızlık
Teknoloji insanları birbirine bağlamak için tarihte görülmemiş imkânlar sundu. Fakat bağlantı ile bağ aynı şey değildir.
İnsanlar aynı ağlara bağlanabilir, aynı gündemleri izleyebilir, aynı mekânları paylaşabilir; fakat birbirlerinin iç dünyasına tanıklık etmeyebilirler.
İnsanın temel ihtiyaçlarından biri görülmektir. Fakat görülmek, beğenilmek değildir. Beğeni geçicidir; şahitlik ise sorumluluk ister.
Şahitlik, ötekinin hayatına sahip olmak değil, onun varlığını kendi çıkarımızın dışında da anlamlı kabul etmektir.
İnsan ancak başka birinin acısına, sevincine, kırılganlığına ve sessizliğine yer açabildiğinde bağın ne olduğunu yeniden hatırlamaya başlar.
Bu yüzden yalnızlığın çözümü, insanı daha fazla insanın arasına bırakmak değildir. Asıl ihtiyaç, insanın bir başkasının bakışında kendi varlığının ciddiye alındığını hissedebilmesidir.
Gönül genişlemeden dünya genişlemez
İnsanın kendisini aşarak başkasına yer açabilme imkânına gönül diyebiliriz.
Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde nefsin terbiyesi, aşk, dönüşüm ve görünüşün ardındaki anlamı kavrama çabası öne çıkar. Yunus Emre’nin şiirlerinde ise insan sevgisi, gönül kırmama ve benlik iddiasını aşma temaları belirgindir.
Bu çizgide soru aynıdır.
İnsan, dar benlik iddiasını aşarak hakikate ve başkasına nasıl açılabilir?
Nefis insanı kendi çevresinde kapatır.
Gönül o çevreyi genişletir.
Nefis sahip olmak ve hükmetmek ister; gönül paylaşmayı ve anlamayı öğrenir.
İnsanın gerçek yolculuğu, kendisini büyütmekten çok kendisi için çizdiği sınırları aşmakla başlar.
Çünkü insan başkasına yer açarken kendisini kaybetmez. Kendi varlığının anlamını daha geniş bir ilişkiler ağı içinde bulur.
Burada merhamet de devreye girer.
Çünkü ötekini görmek yetmez; onun bizden bağımsız bir hakikat taşıdığını kabul etmek gerekir. Başkasının kırılganlığıyla karşılaştığımızda aslında onun kadar kendimizle de yüzleşiriz.
Merhamet, ötekini kendi dünyamıza benzetmek değil; kendi dünyamızın sınırlarını onun varlığı karşısında genişletebilmektir.
İnsan, başkasına yer açtıkça kendisini eksiltmez; nefsinin daralttığı varlık alanını yeniden genişletir.
Aynadan gölgeye, gölgeden hakikate
Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın temel sorusu değişmeyecek.
Ben ötekiyle nasıl yaşayacağım?
Bu soru, nefsin dünyayı kendi çıkarına göre düzenleme eğilimine verilecek cevaptır. Ötekinin nesneleştirilmesine, insan ilişkilerinin yüzeyselleşmesine ve toplumun ortak amaçtan kopmasına karşı bir çağrıdır.
Hiçbir algoritma bizim yerimize sorumluluk taşıyamaz. Hiçbir ekran gerçek bir bağın yerini tutamaz.
Geleceğin ihtiyacı daha fazla bağlantı değil, daha sahici bağlardır.
Bu bağlar, ötekini fayda, benzerlik veya onay ölçüsüne göre değerlendirmemeyi; farklılığa tahammül etmeyi ve insanı yalnızca işe yaradığı için değil, insan olduğu için değerli saymayı gerektirir.
Bizi yalnızlaştıran insanların yokluğu değildir; onları hakikat sahibi özneler olarak görmekten vazgeçmemizdir.
İnsan kendisini yalnızca kendi içine bakarak tamamlayamaz. Başkasının varlığına şahit olarak kendine yaklaşır.
Öteki, insanlığımızın sınandığı yerdir.
Bize benzemeyene gösterdiğimiz merhamet…
Bize itiraz edene tanıdığımız alan…
Bizden hiçbir şey istemeyene verdiğimiz değer…
Bütün bunlar kim olduğumuzu açığa çıkarır.
İnsan önce kendi gölgesini fark eder. Sonra ötekinin tuttuğu aynada, bu gölgenin sınırlarını görür. Hakikat ise gölgenin bittiği yerde başlar.
İnsan, kendi gölgesini hakikat sanmaktan vazgeçip ötekinin yüzünde bir insan gördüğü anda yalnızlığından çıkmaya başlar.
Çünkü hakikate giden yol, kendine kapanmaktan değil, başkasına yer açmaktan geçer.