Modern insan biyolojik bedenine gösterdiği hassasiyetin zekatını ruhundan esirgiyor. Marketteki bir gıda ürününü alırken ambalajını didik didik okuyan, kalori hesabı yapan, genetiğiyle oynanıp oynanmadığını sorgulayan insan; gözünden ve kulağından zihnine, oradan da kalbine akan zehirli ırmağın debisinden habersiz yaşıyor.
Oysa ki küpte ne varsa, dışarı o sızar. Zihin kabımıza gün boyu ne dolduruyoruz? Ve günün sonunda bizden dışarıya; söz, tavır ve ahlak olarak ne taşıyor?
İmam Gazali kalbi bir havuza, duyuları ise o havuza su taşıyan kanallara benzetir. Eğer göz ve kulak kanallarından akan su bulanıksa, necis ise yahut zehirli ise, o havuzun berrak kalması mümkün değildir.
Bugün algoritma dediğimiz yapı, Gazali’nin bahsettiği o kanallara bağlanmış devasa bir atık şebekesi gibi çalışıyor. Kaydırmalı ekranlarda saniyede bir maruz kaldığımız şiddet, teşhir, lüks, sefalet ve manipülasyon; beynimizde sadece bir malumat olarak kalmıyor. Göz gördüğünü, kulak duyduğunu kalbe indiriyor. Kalp ise maruz kaldığı şeye zamanla alışıyor, duyarsızlaşıyor ve nihayetinde ona dönüşüyor.
Atalarımızın “Göz, kalbin casusudur” tespiti tam da buna işaret ediyor aslında. Göz harama, çirkine ve boş olana baktıkça kalp kararır, basiret bağlanır.
Başkalarının mahremini, sofrasını, kavgasını yahut kurgulanmış mutluluğunu izlemek, insanda onulmaz bir idrak yorgunluğu meydana getiriyor. Her şeyi gören ama hiçbir şeyi hissetmeyen; dünyanın öbür ucundaki acıyı izleyip çayını yudumlamaya devam eden, kalbi nasırlaşmış bir insan tipi türüyor. Bu halin literatürdeki karşılığı kalp katılığır.
Bu devasa görsel işgale ve bilişsel erozyona karşı durmak, sadece kişisel bir manevi arınma çabası değil; aynı zamanda analitik bir varoluş ve “Bilişsel İstiklal” meselesidir. Teknolojiye sırt çevirip mağaraya kaçmak şeklindeki arkaik refleksler yerine, dijital çağın araçlarını rasyonel bir iradeyle yönetmek zorundayız.
Cumhuriyetimizin kurucu felsefesi, nesillerin fikri, vicdanı ve irfanı hür olarak yetişmesini temel bir beka meselesi olarak kurgulamıştır. Bu vizyon, ekranların bizi ittiği pasif tüketiciliğin yegâne rasyonel panzehridir. Zihnini küresel algoritmaların insafına terk eden, gördüğünden mana çıkarmak yerine sadece maruz kalan bir neslin kendi milli teknolojisini inşa etmesi yahut muasır medeniyet ufkunu aşması mantıken beklenemez. Bağımsızlık, sadece donanımı yerli üretmekle değil; o donanımın karşısında oturan zihnin hür kalmasıyla mümkündür.
İzlediklerimiz sadece vaktimizi çalmıyor, insan olma vasfımızı erozyona uğratıyor.
Evimizin kapısını nasıl herkese açmıyorsak, zihnimizin pencerelerini de her görüntüye açamayız. Takip ettiklerimiz, izlediklerimiz bizim zihinsel misafirlerimizdir. Bu misafirler bize yük mü oluyor, yoksa bizi yükseltiyor mu?
Lüzumsuz, çirkin ve boş olandan nazarı çevirmek, iradeli bir duruş gerektirir. Maruz kalan değil, tercih eden olmak zorundayız. Algoritmanın önümüze düşürdüğünü değil, ruhumuza şifa olacağını bildiğimiz hakikati arayıp bulmalıyız.
Kendimize şu soruyu dürüstçe sormalıyız: Günde kaç saatimizi vitrin mesabesinde olan ekranlara, kaç dakikamızı içimizdeki mabede, yani vicdanımıza ayırıyoruz? Ruhumuzun pencerelerinde nöbet tutma vakti gelmiştir. Zira içerideki şahsiyet hazinesi, dışarıdaki hırsızların insafına bırakılmayacak kadar kıymetlidir.
Temiz düşünce, ancak temiz kaynaktan beslenmekle mümkündür.
Bir yanıt yazın